20 Aralık 2009

dedemi özledim.
ben ilk defa hayatımda bir yakınımı kaybettim.
doğum günümden hemen sonraki gün...

inanmanın bu kadar zor olacağını tahmin etmemiştim hiç. aslında neredeyse bu yaşadığım ile ilgili hiç birşeyi tahmin edemezmişim. babama başın sağolsun demenin bu kadar zor olacağını... kaybettiğim dedemin yerine babama, kardeşlerime bu kadar sıkı sarılacağımı... hiç tahmin etmemiştim. babaannemin bu kadar güçlü olduğunu ama dedemi bir o kadar da çok sevdiğini, özleyebileceğini...

bayramda dedemin mezarını ziyarete gittik. aradan zaman geçmişti ve alışmak istemediğim şeye, dedemin yokluğuna, alışmış olmanın verdiği kendime acıma duygusuna yenik düşmüştüm. güçlüydüm bu durum karşısında. artık boğazıma birşeyler düğümlenmiyordu.

mezar başında dua edip artık tekrar eve doğru yola koyulmak üzereyken, babaannem hiç kimsenin görmediğini düşündüğü son anda el salladı dedemin mezarına. özledim der gibi.. özleyeceğim der gibi...

babannemin dedeme karşı bir sevgi gösterisini 24 yıl boyunca görmemiş birisi olarak onun o dedeme karşı gizli, kocaman sevgisini, hasretini gösteren bir el sallayıştı belki aradığım. dedeme tekrar çok yakın hissettiren..

tutamadım göz yaşlarımı. özledim dedemi.. gelse de o kendisini herkesten çok özleyen babanneme sarılsa keşke...

02 Mayıs 2009

bakış açısı

gözlerim kör olsun istiyorum. görmeye değer bir güzel olmadıktan sonra neyleyeyim ben bu gözleri...

oldum olası sevmedim zaten gözlerimi. ne görmeyi becerdiler şimdiye dek, ne ağlamayı bildiler ne de gülmeyi.

ben güldüm gözlerim için.

şimdi artık istemiyorum onları ben.

kanun çalsın sadece. ney sesi gelsin uzaktan. bense hayal edeyim görmek istediklerimi. onlarla göreyim bundan sonra.

ben güldüm mü kanun da gülsün. ney dinlediğimde ruhum ağlasın ama kör gözlerim sussun.

oysa ki anlamlı bakmaya çalıştılar hep. sevmeye çalıştılar bazen. kızmak istediler. olmadı. bir nota kadar anlam bırakamadılar arkalarında. ruhsuzdu benim gözlerim. ardında bir boşluktan ibaret hep.

artık bakmasınlar istiyorum. bendim çünkü dolu olan, zihnimdi anlamları veren. onlardı oysa bana gerçekleri gösteren. gerçeklerse güzel değildi hiç.

29 Nisan 2009

ne yapabilirim ki..

gökkubbe altında söylenmemiş söz yoktur derler. aslında yaşanmamış da hiç bişey yoktur. zannedersin ki en güzel dostluklar senin, zannedersin ki onu kimse senin kadar sevemez, zannedersin ki kimse bu kadar sevinmemiş kimse bu kadar üzülmemiştir. oysa ki yaşanmış olmasından öte şu an aynı şeyleri yaşayan nice insan vardır kimbilir.

ben de kimsenin yaşamamış olduğunu iddia etmek için can atıyorum aslında şu an yaşadığım şeyleri düşünürken. oysa ki bir çerçeve yukarıdan bakıldığında nice insanın yaşadığı şeylerden birini yaşıyorum sadece aslında.. o nice insandan biriyim sadece. normalim. farklı değilim.

egomun çıldırdığı, farklı olmak için kıçını yırttığı şu anda biliyorum ki hiç de farklı değilim bu insanlardan.

bi çok insan yaşamıştır hatta hayatının bir döneminde bu büyük boşluğu.. tabii her birey farklı ölçüde yaşamış bunu farklı değerlendirmiş ya da farklı sonuçlandırmış olabilir. ama yaşadıklarının, hissettiklerinin aynı olduğunu düşünüyorum.
bu boşluk sadece yapacak bişeyler bulamamak değil. sadece bişeyler yapmak istememek değil. yorgunluk değil sadece. yaptığın hiç bişeyde anlam bulamamak değil yalnızca. hayatta anlam bulamamak belki de biraz da. yaşamak için bir sebep bulamamak... boş boş bakmak bir şeylere... boş boş konuşmak, zırvalamak...

gerçeği anlamaya çalışırken fazla parametre yüzünden overload olmak diye tanımlayabildim bunu. aslında bir nevi kararsızlık. bazı insanlar bir karar verip doğruluğundan, mükemelliğinden ya da getirilerinden, götürülerinden çok emin olmadan bu karar doğrultusunda ilerleyebilirken ben bunu yapamadım hiç bir zaman. korkmak mı bu hayattan? yoksa tüm parametreleri aynı anda değerlendirmeye çalışıp bu yükün altında ezilmek mi? bilemedim.

böyle anlarda hep doğum sancısı metaforuma göre hareket ettim. kararı ancak artık acının dayanılmaz olduğu anda verebildim. doğum vakti geldiğinde yani. doğum sancısında yapabildim ancak doğumu.. en sağlıklısının bu olduğuna inanmak için bu metafora güvenmeli miyim bilemiyorum. şimdilik böyle en azından.

27 Nisan 2009

www.ted.com

pek televizyon izlemem ben. lisede yatılı okurken kaybettiğim bi alışkanlık.. sonra da tekrar ısınamadım. ısınmak da istemedim ya.

sinemaya gittim daha çok ya da bilgisayarımdan izledim filmleri. dizi izledim çok.. oldukça da seçici davrandım aslına bakarsanız, hem izleyeceğim filmler hem de bağımlısı olacağım diziler konusunda.

çok kitap da okumam ben. yani sürekli okuduğum bi kitap yoktur elimde. ama kitap okuduğum dönemlerimin oldukça verimli geçtiğini düşünürüm.. kitap okumayı özlemiş oluyorum sanırım her seferinde. tekrar kitap okumak istediğimde 5-6 kitaba birlikte başlayıp paralel devam ediyorum hep.

son zamanlarda her insanın yaşadığı sendromlardan birisi olan pms'e girdim.
pek düzenli değil benim menstrüasyon döngüm galiba... herneyse yine de çok zevkli zamanlar inanın..

bu dönemde ne sinemaya gitmek geldi içimden, ne dizi izlemek ne de kitap okumak.. "şöyle bir televizyona mı baksam ne?" dedim kendi kendime. "bakalım son 9 senede ne değişmiş bu alemde?". Tabii ki o da fayda etmedi.

herkesin sorunları var elbet.. herkesin sorunları da en önemli sorunlar ona da inanıyorum... herşey hep herkesin başına geliyo ya, o da doğru. benimkiler önemli şeyler değil öyle bi isyanım da yok.. bomboşum sadece ben. bi hiçlik söz konusu.

ben böyle gökyüzüne bakarken "meh" diyerek, bir anda bir link geliverdi.

www.ted.com

insanın kendini bulduğu yermiş burası meğer. konferans fuarı gibi bir oluşum bu. ne güzel bütün konferansları da sitelerine upload ediyorlar.

gece gündüz konferans izliyorum ben de burdan. öyle bi tavsiye edeyim dedim.. bu kadar :)

21 Nisan 2009

enerjim var benim.


çılgınça koşmak istiyorum. bacaklarım hızıma yetişemeyecek kadar. arkamdan kötü bişeyler kovalarmış gibi kaçmak istiyorum. kaçarken "O...Saya" çalarsa sevinirim.

avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum.. içimdeki gerginliği atmak, rahatlamak...

en sevdiğim şarkılardan birine eşlik etmek istiyorum, her notayı hissetmek ve aynı duyguları yaşamak... cranberries'den wake up and smell the coffee'yi tavsiye ediyorum bu noktada. özellikle "she's so gorgeous" derken ses tellerim yırtılsın...

güzel bi dayak yemek istiyorum. şöyle artık kılımı kıpırdatacak halim kalmasın, gözüm hiç birşeyi görmesin. aklıma o an dünya ile ilgili hiç bişey gelemeyecek kadar çökmüş bi şekilde uzanayım yediğim dayaktan sonra.. varsa gönüllü ayarlarız bişeyler.

yeni insanlarla tanışmak istiyorum.. yalan söylemek istiyorum onlara. farklı karakterlere farklı ne tepkiler veriyo insanlar çok merak ediyorum.. tanışmak her zaman eğlenceli geliyo bana.. o insanların hikayelerini bilmek istiyorum, uydursalar da...

çok korkmak istiyorum ben.. aniden.. iliklerim kuruyacak, ödüm patlayacak kadar korkmak...

ağaca tırmanmak istiyorum. ağaçtan inmeden midem bozulana kadar vişne yemek istiyorum. özledim ağaca tırmanmayı.. güzel büyük dalları olan bi ağaç istiyorum yakınlarımda. arada bir çıkıp dallarından birine uzanabileyim.

sokakta uyumak istiyorum bi gün. karanlıkta yapayalnız kalayım. sabah kalkayım bakayım ki ayakkabım çalınmış ama teki çalınmış olsun saçma bi şekilde.

resim yapmak istiyorum ben. modern sanat diye cümle aleme yedirmek istiyorum sonra onu.. kimse farketmez bile ne de olsa... modern ya...

hafıza kaybı yaşamak istiyorum şöyle 2-3 saat. hayat ne kadar farklı olurdu acaba? sevdiğim şeyler değişir miydi mesela? değişsin öyle devam edeyim biraz da. sarışınlardan hoşlanayım mesela bundan sonra.. haha şaka gibi :) hoş olurdu yine de sanırım.

inanmak istiyorum ben. birilerine, birşeylere... öyle bağlanayım ki... hayatımı vereyim inandığım şeye, her ne ya da her kim olursa olsun... ben olmayayım bu inandığım.. kendime inanmak fayda etmiyor bana ya da yetmiyor belki de.

gözlerimi kapatmak istiyorum ben.. uyumak olabilir bu, hayal kurmak ya da ebediyete kapatmak gözlerimi. böylece istediğimi göreyim sadece. içimden gelsin gördüklerim.

herşeyden öte koşmak istiyorum ben. şeytandan kaçar gibi... merdivenlerden yuvarlanayım kaçarken. sonra kalktığım gibi koşmaya devam...

enerjim var benim sanki. çıkıp yürüyüş yapayım biraz bari. gelmek isteyen varsa ses etsin.

04 Mart 2009

trendler, yaşam ve biz

moda diye bir şey her zaman varoldu. her ne kadar trendleri set edenler, modayı yaratanlar olsa da aslında bu hareketlilik hep toplumsal bir hareketlilik oldu bence. bir şekilde modayı takip ettik hep, er ya da geç. trendlere ortak olduk. icq kullanırken, msn kullanmaya başladık mesela topluca. ya da humanist olduk gün geçtikçe bir toplum olarak.

sonradan sonraya bir şey çıktı mesela popüler kültüre aykırı olmak diye. insanlar sevmedi popüler kültürü, karşıyım dedi. sonra bu da popüler oluverdi.

trendler hızla yayılmaya başladı yakın zamanlarda. ortaya sevilen beğenilen bir şey çıktığında parlayıp sönmesi çok uzun sürmez oldu. çabucak yayıldı, popüler oldu, popüler olduğu için terkedildi. iz bıraktı, kalıntılar bıraktı. o kalıntılarla yaşamaya çalışan bir sürü insan bıraktı trendler. bir de yeni trendleri yakalamaya çalışan koca bir insan yığını.

artık hızına yetişemez olduk trendlerin, popüler kültürün ya da herhangi bir gelişmenin.

herşey hızlı yayıldığı kadar hızlı gelişmeye başladı. oysaki bizler o kadar hızlı gelişemedik.

toplumsal bu değişim esasen toplumun gelişimiydi. toplum olarak büyüyoruz. yaşlanıyoruz kısacası. her yeni gelen trend ile birlikte toplum yaşlanıyor. ve artık hızlı yaşlanıyoruz.

toplum olarak biz bu yoğunlaştırılmış hayata yetişemedik, gücümüz yetmedi belki de. hızına ayak uyduramadık gelişmelerin, çokluğun, büyüklüğün.

ve aldırmamaya başladık.

yaşanan hiçbir şeyi önemsememeye başladık biz de. herşey doğal gelmeye başladı. artık bize hiç birşey olmuyor. her gün binlerce insan açlıktan ölürken, bize birşey olmuyor mesela. her gün devlet dediğimiz şey kötüye giderken, bize birşey olmuyor. ya da ne bileyim hayatımızda bin bir türlü olay oluyor da bize birşey olmuyor bir türlü. yine de yaşamaya devam ediyoruz.

nasıl ama? nasıl devam ediyoruz? eğer biz yaşananları, yeni gelişmeleri, trendleri, hayatı takip etmeyeceksek, umursamayacaksak olan biteni neyle yaşıyoruz ki?

equilibrium geliyor aklıma, 1984 ya da. christian bale'ın süper olduğundan bahsetmeyeceğim burda.. onu bilen bilir.

kurgu önemli olan bizim için.

insanın elinden bu gelişmelere olan tepkisini, hislerini, duygularını alsanız geriye yaşamak için hangi amaç kalırdı ki?

biz gün geçtikçe buna doğru gitmeye başladık işte. nedensiz bir şekilde yaşıyoruz. kendimize nedenler uydurmaya çalışıyoruz. sahte bir başarının peşinden koşmaya çalışıyoruz mesela. etrafımıza bakıp insanlar nasıl yaşıyorsa onlar gibi yaşamaya çalışıyoruz. arada bir oturup düşünüyoruz, içimize bir dert çöküyor, düşünmeye devam edersek zorlanıyoruz; herşey anlamsızlaşıyor, kaldıramıyoruz. sonra kendimize geliyoruz güya, gidip alışveriş yapıyoruz mesela, iyi hissediyoruz kendimizi. düşünme diyoruz, bastırıyoruz içimizdekileri.

hayatı düşünürken hayatı ıskalamamak gerek diyoruz. devam et...

iyi halt ediyoruz..

01 Mart 2009

tanrı insanı neden yarattı?

herhangi bir inanca ya da önyargıya bağlı kalmadan düşünmek istiyorum bunu.

başlangıç olarak belirtelim ki bu düşünce sekansı insanı ve evreni tanrının yarattığı fikri üzerine kurgulanıyor olacak.

varoluşun her döneminde geçerli olmuş bu soruya bir de biz cevap arayalım.

"tanrı insanı neden yarattı?"

çeşitli dinler bu konuya çeşitli açıklamalar getiriyor. onların doğruluğu ya da yanlışlığını tartışmayacağız. ancak her zaman getirilen açıklamalara insan şüphe ile yaklaşabilme yetisine sahip. yani neredeyse her zaman insan "tanrı'nın buna ihtiyacı mı var?" sorusunu sorabiliyor verilen cevap karşısında. ve tekrar bir soru cevap süreci başlıyor.

insanların algılama biçiminde hep bir nedensellik ilişkisi kurma çabası söz konusu. haklı bir çaba elbette ki. çünkü insan nedensellikten bağımsız bir şey yapamıyor ve bu durumda haliyle nedensellikten bağımsız bir şeyi algılaması da söz konusu olamıyor.

insanların nedensellikten bağımsız yapabildikleri tek şey doğruluğu ispatlanmış bir şeyin doğruluğunu kabul etmektir. çünkü bu kabul bir nedenselliğe ihtiyaç duymaz. doğruluğu ispatlanmış bir şeyin doğruluğunu kabul etmek çünkü doğada var olan bir şeydir. doğal olan budur. bu bir nevi mantığın tanımında var olan bir şeydir. aksiyom budur çünkü; doğruluğu ispatlanmış bir şeyin doğruluğu mantıksal bir çerçevede kabul edilir.

yani bir davranış, hareket, durum eğer bir imgenin tanımında var ise bunun nedenselliği aranmaz. tanımında var denilir. eşyanın tabiatı gereği denir halk arasında.

bu durumda "yaratan" olarak da adlandırılan tanrı'nın insanı yaratışı arkasındaki neden tanrının tabiatında var olan yaratmak eylemine bağlanabilir. yani ihtiyaç duyması vs gibi bir şey söz konusu değildir. tanrı dediğimiz şey yaratır. ondan yaratmıştır.

bu düşünce elbette ki herhangi bir temele dayanmıyor. ancak insalığın arkasına düştüğü sorulardan birisine bir yanıt olabiliyor.

tatmin edici bir yanıt mıdır? Hayır tabi ki. Tanrı'nın tanımında "yaratan şeydir" geçip geçmediği kişinin inancına bağlı olduğu için herkes adına tatmin edici bir yanıt değildir elbette.

O zaman bu soruya bu şekilde yanıt verebilmek bize neyi kazandırıyor?

Bir gerçeği...

Gerçeklik dediğimiz şeyin, bizim kabul ettiğimiz aksiyomlar çerçevesinde oluştuğu gerçeğini ortaya çıkaran bir örnek bu sadece.

Bir önceki "herşeyin nedeni" adlı yazıda geçen herşeyi temellendirdiğimiz şeyi açıklıyor basitçe. örneklendiriyor da denilebilir.

eğer siz kabul ettiğiniz aksiyomlar arasına "tanrı yaratan şeydir" önermesini alırsanız bu soruya cevap vermiş olur ve hayatınızı buna göre şekillendirebilirsiniz.

bunun gibi herhangi bir konuda kabul edeceğiniz aksiyomlar, önermeler de sizin hayattaki diğer fikirlere, önermelere bakış açınızı ve bu doğrultuda da hayatınızda yaptığınız herşeyin nedenselliğini oluşturur.

bu da demek oluyor ki doğruluğu ispatlanmamış bir şeye inanmak için bir kaç farklı önermeye ihtiyacınız var. aksi takdirde bu imkansız. bu önermelerin ne olduğu, doğru olup olmadığına olan inancınız size kalmış. ama bütün önermeleriniz doğru değilse, doğruluğu ispatlanmamış olan bir şeyin doğruluğu konusunda hiç bir fikriniz olamaz.

bu noktada bir insanın hangi önermeleri seçtiğinden çok, seçtiği önermeler doğrultusunda tutarlı olup olmadığı daha önemli olmamalı mıdır?

28 Şubat 2009

herşeyin nedeni

neden?

herhangi bir insanın en çok sorduğu sorudur sanırım bu.. neden?

çünkü herşeyin bir nedeni vardır denilir. doğru mudur? nedeni var mıdır herşeyin?

düşünmek gerek.. nedensiz bir şey yapabilir misiniz? bir örnek vermeye çalışın kendi kendinize.. yapacağınız herşeyde mutlaka bir neden bulacaksınız..

herşeyin bir nedeni olduğunu düşünmek uçsuz bucaksız geliyor insana.. küçük parçalardan başlayalım işte o zaman... nedenleri oluşturan bizleriz. her bir birey davranışları, düşünceleri ile yeni bir oluşuma neden oluyor. daha sonra o oluşumlar, gelişip şekillenerek başka şeylere neden oluyor. mutlaka bir sebep sonuç ilişkisi oluşuyor yani...

o yüzden kendi yaptıklarımıza bakıyoruz işte.. neden var her yaptığımızın ardında.. mutlaka bir sebep. bu belki yaşadıklarımız, belki yaşamak istediklerimiz yüzünden olabilir. neden herşey olabilir ama mutlaka bir neden var yaptıklarımızın ardında..

peki nedir bu neden her yaptığımıza musallat olan?

herşeyin bir başlangıcı olduğuna inanmaya benziyor bu.. nedenselliğin bir başlangıcı olduğunu düşünmek işte..

insanın nedensizce yaptığı şeyle başlıyor herşey.

bir doğruyu kabul etmek.

çünkü doğruyu kabul etmek için bir sebep yoktur. doğrudur o. reddetmek için bir sebebiniz olabilir ama doğruyu kabul etmek demek zaten kendiliğinden gelen birşeydir.

kabul edersiniz. reddetmek için bir sebebiniz yoksa tabii.

buna da kılıf uydurup "reddetmek için bir sebebim yoktu. neden bu. bu yüzden kabul ettim" diyebilirsiniz.. ama aslında nedeni yoktur doğruyu kabul etmenizin.

ispatı yoktur yani. aksiyom gibidir.

ve bu noktada doğruları kabul ettikten sonra yapacağınız herşey temelde bu aksiyomlarla nedensellik ilişkisi kurar.. yani yaptığınız herşeyi bu doğrulara bağlarsınız.

burda tabii doğrular diyerek geçtiğimiz şeyler doğruluğu ispatlanmış olan şeyler.. ya da yine aksiyomlardır. yani size iyilik yapmak doğru gelebilir. ama bu onun doğru olduğunu göstermez eğer ispatlanmamışsa..

doğruluğu ispatlanmamış olan bir şeye doğru diyorsanız.. mutlaka bir sebep vardır bunu doğru kabul edişinizde.. bu belki bir hatadır belki de değildir. sonuçta ispatlanmamış olması yanlış olduğunu da göstermez.

ama kesin olan bir şey vardır ki.. insanoğlunun doğruluğu ispatlanmış şeyleri doğru kabul etmek dışında her yaptığı şeyin arkasında bir neden vardır.

bu nedenselliğin ne olduğu mühim değil. insanın nedensellik dışında bir şeyler yapmış olması mühim.

saf olan, sebepsiz olan, kişisellik karışmamış olan tek şeyi ortaya çıkarıyor bu çünkü. ispatlanabilir olan şeyler dışında insanların kendi evrenlerini oluşturdukları ortaya çıkıyor burdan. her düşündüğünün arkasında bir nedensellik olduğu çıkıyor ortaya..

daha ne olabilir ki?

27 Şubat 2009

benden bir parça

bilemiyorum belki şu sıralar yaşadıklarım bunları düşünmeme sebep olan... ya da hep böyle düşündüm ama yeni dillenecek söyleyeceklerim.

her geçen gün tekerleği tekrar icat etmek için uğraşıyorum sanırım.. herşeyi, tüm normları silip baştan daha insancıl veya daha bencil hisler benimsiyorum... egoyu anladığım düşünüyorum gün geçtikçe... başlığı atarken doğru söylemişim galiba.. life is a masturbation... yaşayan biz değiliz de egolarımız sanki... adalete inanıp ahlağa inanıp egolarımızı şişirmişiz sadece. doğamızda bencillik var mı yok mu tartışmışız hep.. oysa ki bence insanın tanımı bu. ego... ben...

bencillik insana neler yaptırıyor değil mi.. iyilik mesela... insan iyilik umduğu için iyilik yapıyor sanki.. bugün bakkalın kontörlü telefonundan bir telefon yapan kadına kulak misafiri oldum... herşeyinden vazgeçmiş.. umudu kalmamış.. öylesine bi iyilik timsali ki karşısındakine iyi misin diye soruyor ve o kadar, kapatmak istiyor sonra.. ağlıyordu bi yandan üzüldüm haline... karşısındaki bir iyilik eli uzatsa kendisine gözleri ışıl ışıl olacak tekrar ve şükredecek düşündüğü iyiliğe... düşünün doğanızı düşünün.. kaybedecek hiç bir şeyiniz yok artık kalmamış.. ve siz iyilik yapıyorsunuz.. hıh.. neden? eğer umudunuz olmasa hiç, bi inancınız yoksa bi korkunuz yoksa kötülükten, yaşamınızı kaybetmekten kötü olmamayı seçebilir miydiniz? onurlu ölmeyi mi tercih ederdiniz? iyilik timsali.. sizi iyi anacaklarını düşünerek? hala bir ego var işin içinde farkında mısınız? "onurlu" olmak asıl amaç iyi olmak değil...

iyi olmak bugün hayatta kalmak için gerekli.. şartlarınız iyi ise tabii.. iyi iseniz iyilik beklersiniz.. iyi iseniz iyilik bulursunuz.. iyi iseniz arkadaşınız vardır. iyi iseniz dostlarınız vardır.. iyiler yalnız değildir çünkü... ya kötü iseniz? insanlar kötülük bekler sizden ve güvenemezsiniz kimseye kötüsünüz diye yok edebilirler sizi her an.. iyilik bekleyemezsiniz ki kimseden... zordur o yüzden kötü olmak.. yalnız olmaktır çünkü.. dua edecek bir tanrınız olmaması gibidir.. çaresiz anlarınızda bir umut kapınız olmamasıdır.. dayanması güçtür muhtemelen..

evrimin getirdiği noktada hayat getirdi iyiliği... ve hepimiz bunun bir parçası olduk...

matematik de iyilik diye bişey yoktur.. kötülük de yoktur.. o yüzden severim matematiği... hayat da böyle olsa nasıl olurdu ki?

aydınlanmış olmak mıdır bu normlardan arınmak.. yani hiç birşeye inanmadan hiç birşeyden korkmadan hiç birşey beklemeden iyilik yapmak nasıl bir şeydir? egonuzla ters düşer aslında çünkü egonuz kendisi için yaşayacaktır.. ve bu iyilik yapmayı gerektirmez.. hayatta kalmaya çalışır daha ziyade.

bi tek aşık olmak bu durumun dışına çıkıyor sanırım.. o yüzden davranış bozukluğu olarak görülür ya.. doğru galiba.. :) aşıkken insan kendisine zarar verse de iyiliği seçebiliyor.. bir şey beklemeden..

iyilik ve kötülükten öte olan birşey var ama matematikte.. doğruluk.. tanımladığınız aksiyomlar çerçevesinde matematikte bir doğru vardır her zaman.. aksiyomlar egonuz olsun hayatınız da doğru cevapları olan sorularla dolu bi serüven..

iyilik ya da kötülük yok bunlar insanların uydurmacası, evrimin getirdiği nokta bizleri.. doğru ama hep vardı hep de var olacak.. doğruyu bulmak gerek hep...

jedi'ları severim hep.. bir çok arkadaşım daha karizmatik olduğundan sith'leri tercih etse de.. jedi'lar iyi değildir.. light side iyi değildir yani... amaç iyilik değildir bence orda doğruluktur "greater good" diyolar ona ama esası doğruluk siz bana inanın :)

jedi'lar doğruyu yapmak için bazen iyiliği bazen de size kötülük olarak gelecek acımasız gelecek yolları seçebilirler.. ve ne kadar zorlansalar da doğruyu seçebiliyorlar ya işte bu onları mükemmel yapan, onurlu yapan...

benim tercih ettiğim de bu noktada iyilik değil, doğruluk da değil..
mükemmellik... kusursuzluk...

iyilik kusursuz değildir.. bencilcedir
ama doğruluk öyle değil
doğruluk kusursuzdur..
mükemmeldir.

normlar bozuyor bu mükemmelliği, tabular, inançlar, kurallar.... insanlar bozuyor bu mükemmelliği...

hayatımda öğrendiğim en önemli şeylerden birisini hannibal lecter'dan öğrenmiş olmam ne gariptir :)

"basitlik"

basitlik de mükkemmeldir.. kompleks olan spesifik olan herşey mükemmelikten uzaklaşır.. zorlaşır çünkü mükemmel olmak.. her eklenen parçayla birlikte güçleşir mükemmeliği ayakta tutmak..

basit olmak gerek o yüzden. sade olmak gerek..

renkler o yüzden çok güzeldir. basittirler, sadedirler ve rahatlatırlar. hayran bırakırlar kendilerine..

insana nefis bir tat verir mükemmel olan bir şeyi görmek.. matematik öyledir mesela.. ya da dizayn öyledir.. ya da kurgu..

kendi tanımladığınız kurgu içerisinde bozulmaz bir bütünlük yakalamak.. kusursuzca tanımlamak.. o zaman işte hayran bırakır bir film...

filmlerdeki aşklar o yüzden cazip gelir insanlara... 2 saate sığdırılmış bir aşk konusunda ne bilebilirsiniz ki yoksa? tanımlanan şeyler dahilinde mükemmeldirler sadece ve bu mükemmelliktir insana cazip gelen... çekici gelen...

aktör olmak istemişimdir hep... size verilen bir karakter kurgusunu o kurgunun basitliği dahilinde mükemmel portreleyebilirsiniz çünkü.. mükemmel olmak için bir fırsattır bu...

kolay değildir.. basittir, temel öğeleri vardır sadece, çok kompleks değildir. bir çerçevesi vardır işte sınırlıdır.

sınırlı olan şey basittir...

sonsuz der insanlar ve vardır sonsuzluk diye birşey.. ne olduğunu bilemeyiz hiç.. algılayamayız ama vardır aslında biliriz.. tanımlayamayız... anlatamayız asla... ve varlığında mükemmellikten uzaklaştırır bizi, mükemmel olamayız hiç...

o yüzden özeniriz mükemmel olan şeylere.. bir filmdeki karaktere hayran kalırız bazen... bazen bir şarkıya.. iki çift söz eder bir şarkı ve size yaşadıklarınızı daha derin hissettirir ya.. mükemmel gelir ya, aradığım bu dersiniz ya... odur işte aradığınız.. mükemmellik...

değişir mükemmellik.. siz ona yaklaştıkça o sizden uzaklaşır ondan değişir hep... o şarkıyı sevmez olursunuz bir süre sonra başka bir şarkı mükemmel gelir size..

ordan oraya uçar insan.. mükemmeli ararken.. mükemmelse hep değişir.

mükemmeli ne zaman bulursunuz biliyor musunuz? aşık olduğunuzda.. ilk öpüştüğünüz anda mükemmelsinizdir. o sizsinizdir işte. ilk el ele tutuştuğunuzda mükemmel ordadır, sizinledir.. gözleridir mükemmel olan, gülümseyişidir.

ve siz mükemmeli bulduğunuzda yine de elinizden kaçırır mısınız? bırakır mısınız?